ALMANYA Berlin NEREYE GİTSEK YURTDIŞI

-10 Dereceye Rağmen ‘Ich liebe dich Berlin’

Aachen’a gelmeden önce kendi kendimize toz pembe hayaller kurarken (offf bütün her yere gidebiliriz, her yer çok yakın, her yere gideceğiz, yaşasın tren, yaşasın lufthansa gibi) Berlin de bu pembe toz bulutunun içindeydi tabii ki. O buluttan geriye ‘tamamen duygusal’ gerçekler kalsa da, yeryüzüne Berlin’i düşürüvermeyi başardık. Diğer seçeneklerden vazgeçip Berlin’i seçtik. Çünkü bu kadar yakın geçmişte, düşününce aklımın havaya uçtuğu olayların merkeziydi, Almanya’da daha önce büyük şehir görmemiştim (Aachen küçücük bir şehir) ve hem ismi hem telaffuzu çok güzeldi. İzlediğim filmlerin de etkisiyle daha gitmeden olumlu duygularla dolmuştum sanırım. (not: ikinci dünya savaşı, soğuk savaş dönemleri ile ilgili film önerileri yaparsanız çok sevinirim. benim sevdiklerimden: Good Bye Lenin, Çöküş, Piyanist, Hayat Güzeldir, Er Ryan’ı Kurtarmak, Schindler’s List)

Berlin seyahatimizi Avrupa’da 2018 kışının en soğuk geçtiği günlere denk getirmeyi başarsak da, dönüş için Hauptbahnhof’ta gece yarısı tren beklerken eksi derecelerden hisssizleşsek de, o anda ayrıldığımıza üzülecek kadar sevdim Berlin’i. Tam beklediğim gibiydi Berlin, düz, sade, biraz eski, sistemli, telaşsız, rahat, bol duvar resimli. Tarihi binalar aralara serpiştirilmiş, yeni binalar çok estetik değil ama kendi içinde, bir bütün olarak çok güzel. Tabii öyle görmek istersen…

Berlin’e Neden Pazar Günü Gittik? 

Pazar günleri Almanya’da (tüm şehirlerini bilmiyorum ama en azından Aachen ve Berlin’de) çoğu yer, hatta neredeyse her yer kapalı oluyor. Yolda yürürken nerede bu insanlar diyecek kadar da tenha. İnsanlar ya evlerinde dinleniyordur, ya da hava güzelse kendilerini parka bahçeye atmışlardır. İşte bizim gittiğimiz güneşli pazar gününde de hatırı sayılır kadar çok insan vardı Mauerpark‘ta, bizim günlerden pazarı seçmemize vesile olan parkta. Pazar günleri burada kocaman bir ikinci el pazarı kuruluyor çünkü.  Gerçekten büyük bir pazar, güzel tezgahlar da vardı ama nedense tam aradığımı bulamadım galiba. Kaliteli ve güzel ürünler satanların sayısı azdı, çoğu kolilerden çıkarılmamış, detektif gibi arama yaparak anca bir şeyler bulabileceğin yerler vardı. Çok güzel bir plakçı da vardı mesela, bir de Doğu Almanya’dan kalma parçalar satan bir tezgah. Pazarda yeme -içme için çok farklı seçenekler vardı. Mesela biz Koreli bir tezgahtan ‘jijimi’ yedik. Mücver benzeri, sebzeli, devasa ve lezzetliydi. Buranın en çok ortamını sevdim sanırım, yan tarafta parkta kendi şarkılarını çalıp söyleyenleri.

Bernauer Str. 63-64, 13355 Berlin

Berlin’de gitmeye değer diye not aldığım ama gitmediğimiz diğer bit pazarları: Boxhaganer Platz/Pazar, Strasse des 17 Juni’de kurulan /Cmt-Pazar

Nerede Kaldık? 

Berlin’in meşhur, lüks markaların bulunduğu geniş caddesi Kurfürstendamm, nam-ı değer Kudamm üzerinde bir otelde kaldık. İsmi Hotel Kurfürst. Eski, büyük bir apartmanın bir kaç katı otel. Binanın içi, odalar eski dekorlu. Çok geniş bir oda düştü şansımıza. Temizliğini beğendik. Mükemmel olmayan, idare eder bir kahvaltı da dahildi. Fiyat performans olarak memnun kaldığımız için tavsiye edebilirim. Hem böylece Kudamm’da da her gün yürümüş olursunuz 🙂

Berlin’de Müze Gezilir mi?

Müze gezmeyi sevenler Berlin’de mutlu olacaklardır eminim. Bir kere Berliner Dom‘un da yer aldığı, Spree nehrinin çevrelediği, UNESCO Dünya mirasında olan bir ‘müzeler adası’ var. Bu adada 5 müze (Pergamonmuseum, Alte Nationalgalerie, Neues Museum, Altes Museum, Bode Museum) bulunuyor. Pergamon ismi size bir yerlerden tanıdık geldiyse biraz yardımcı olayım; Bergama. Bildiğimiz tulum peyniri muhteşem olan, güzel İzmir’in bir ilçesi. Pergamon müzesinde bulunan devasa ebatlarda Zeus Sunağı Osmanlı zamanında Türkiye’den götürülmüş. Arkasında uzun hikayeler var ama özetle koca tarih kilometrelerce uzağa kaçırılmış. Kötü haber ise Zeus Sunağı şu an tadilatta ve 2026’ya kadar da öyle olacakmış.

Müzeler adasında bir kaç müzeyi gözünüze kestirdiyseniz tek günlük müzeler adası bileti almanızı tavsiye ederim. Fiyatı 18 euro. Mesela Pergamon’un giriş bileti tek başına 12 euro. Öğrenci indirimleri de var bilet fiyatlarında, onu da dikkate alın. 18 yaş altına da ücretsiz. Dolayısıyla gitmeden hesap yapıp alıp almayacağınıza karar verebilirsiniz. Pazartesi hepsi kapalı.

Müzeler adası dışında da seçenekler var.Bizim gitmeden baya merak ettiğimiz DDR Museum‘du mesela. Doğu Almanya’da insanların nasıl yaşadığını, o dönemden kalan eşyalar, araçlar ile dokunarak hissedebiliyorsunuz. Yine beğendik ama sakin zamanlarında gitmek daha iyi olur. Bizim seansımız çok kalabalık olduğu için pek zevk alamadık. Müze her gün açık, giriş 8.5 euro. Doğa tarihini anlatan, gitmek istediğim ama gidemediğimiz Naturkundemuseum var mesela. Yine onunla aynı kaderi paylaşan bir de Alman Teknoloji Müzesi.  Gitmeden bir bakmakta fayda olan, rehberli gezilerin olduğu Berliner-Unterwelten (Yer Altı Müzeside oldukça ilgi çekici aslında. Berlin’de yer üstünde olduğu kadar yer altında da bir yaşam kuruldu bir zamanlar biliyorsunuz.

Müzeler adası bileti dışında Berlin’de bir de Museum Pass’ bileti var. 3 gün geçerli olan biletin fiyatı 29 euro, indirimli ise 14,5 euro (gösterebileceğiniz uluslararası bir öğrenci kartınız olmalı ama). Museum pass’ın geçerli olduğu tüm liste için şuraya tıklayabilirsiniz. Bu bilet müzeler adasındakileri de kapsıyor. Dediğim gibi hesabınızı yapıp, ona göre kararınızı verin.

Bir de girişi ücretsiz olan, içinde resimler ve yazılarla Nazi dönemini anlatan bir Terör Müzesi var (Topography of Terror). Müzenin yer seçimi de enteresan, bulunduğu yer Nazi döneminde SS birliklerinin merkeziymiş. Okumayı ve tarihi severler için çok iyi bir seçenek bence.

Berlin’in Küçük Tatlı Sürprizleri

Die Hackeschen Höfe: Burası 1906’dan bu yana çok çeşitli sebepler için kullanılmış, balolara ev sahipliği yapmış, iki dünya savaşına da tanık olmuş acayip bir yer. Tarihini çok anlayamasam da dışarıdan çok sıradan gibi duran bu yerin içine girince bambaşka zamanlara ışınlanıyorsunuz. Yapının kendisi, birbirinden farklı 5 avlusu, avlulardaki ağaçları, binaları saran sarmaşıkları…Buradan içeri muhakkak adım atın. Rosenthaler Str. 40-41

 

Ampelmann: Yürürken trafik ışıklarına dikkatli bakın. Yaya ışıklarında bazen değişik simalar göreceksiniz, işte onlar Ampelmann. Bu fikir Doğu Almanya zamanında bir trafik psikoloğu olan Karl Peglau tarafından, sokakları yayalar için daha güvenli yapma fikrinden ortaya çıkmış. Sonuç olarak bu (bence) pek sevimli figürler ortaya çıkıyor ve tüm Doğu Berlin’deki trafik ışıklarına uygulanıyor. Aslında düşününce GDR (Demokratik Almanya Cumhuriyeti) zamanından şimdiye gelmiş bu adamlar. Tabii duvar kalkınca topyekün kaldırılmışlar ama sevenlerinin sayesinde geri dönmeyi başarmışlar. Hatta Ampelmann figürlü bir sürü ürün satan 8 mağazaları var Berlin’de. Işıklarda rast gelince mutlu olanlar, gelin birlik olalım 😛

Berlin Ayısı: Berlin-ayı ayrılmaz ikili, zaten şehrin sembolü. Yürürken arada maketleri karşınıza çıkabilir. Benim gibi gerçekleşmesi imkansız en büyük hayali gerçek bir ayıya sarılmak olan varsa aranızda belki bi’ nebze kendinizi kandırabilirsiniz.

Nikolaiviertel: Burası bize gerçekten sürpriz oldu. Bilinmedik bir yer değildir herhalde ama nedense ben denk gelmemişim buraya. Tesadüf eseri orada öğrenip ertesi günü akşam burada yemek yeme kararı aldık. Geldik, ‘nikolaiviertel’ yazıyor evet doğru yerdeyiz ama bu bina mı şimdi orası? gibi düşünceler kafamızda. Sonra değişik taşlı sokakları yürüyünce bölgenin büyüklüğünü, eski binaları fark ediyoruz. Berlin’in orta yerinde nasıl böyle bir yere gelebiliyoruzun şaşkınlığı üzerimizde tabii hala. Burası Berlin’in en eski yerleşim yeriymiş. Neyse..ne demiştim, yemek yemeye karar vermiştik değil mi. Güzel, eski, geleneksel bir yer arıyoruz. Çoğu restoranın adında “Zum” geçiyor ve tam istediğimiz gibi görünüyorlar. Karar verip birinin içine giriyoruz. Küçük ve samimi. Oturuyoruz bir güzel. Menü de geliyor. Lakin menüde herşeyde domuz eti var. Çalışan ile konuşuyoruz, sanırım Türk olduğumuzu duyunca bizden pek hoşlanmıyor. ‘Burası Alman restoranı, her şeyde domuz var’ diyor ve bu ters davranışıyla bizi üzüyor. Bizimle değilsin Hans! Başka yer arıyoruz, bir kaçında yine aynı durum. En sonunda kendimize uygun bir yer buluyoruz, bir İtalyan Restoranı 😀 Onu aşağıda daha detaylıca yazdım.

Avrupa’nın ilk trafik ışığı: Bu kaç kişiye ilgi çekici tatlı bir sürpriz olarak gelir bilemiyorum ama benimki mesleki deformasyon herhalde 😀 Avrupa’nın ilk trafik ışığı olduğu ile ilgili kaynaktan kaynağa farklı bilgiler var aslında. Ama Berlin’dekinin 3 metre yüksekliği, üzerinde saatin, polisin oturabileceği bir kabinin olması ve renklerinin kırmızı, yeşil ve mavi olması sanırım onun şöhretini artırmış. Resimdeki eskisinin birebir kopyası, baya güzel görünüyor.

Berlin’de Bir Değişik Park: Tempelhofer Feld

Tempelhofes Feld aklıma kazınan yerlerden biri. Tam benim kafamdaki Berlin tasvirini tamamlıyor çünkü. Terk edilmiş görünümlü, eski, maziden gelse de hala yaşayan ve (bana) o geldiği zamanları yaşatan kocaman bir alan. Eskinin hava alanı, şimdinin halka açık parkı. Öyle banklı, süs havuzlu, çiçekli böcekli park gelmesin aklınıza. Hala pistleri, hava alanı binası duran bir yer burası. Etrafında teller var çünkü giriş ve çıkış saatleri belli. Birden fazla giriş noktası var, gitmeden buna dikkat etmek gerekiyor (Tempelhofer Damm 2 giriş, Columbiadamm 2 giriş, Oderstraße 6 giriş). İnsanlar yürüyüşe, koşuya, paten kaymaya, köpeklerini gezdirmeye geliyorlar çoğunlukla. Sadece belirli alanlarda mangal yakılabiliyor. Bir sürü kuş uçuyor. Yazın güzel havalarda çok canlı ve keyifli oluyordur eminim. İşlevini kaybetmiş bir hava alanı sahasının, insanların güzel zaman geçirebileceği, bir araya gelebileceği bir parka dönüştürülmesi fikrini ben çok sevdim. Sizce bizim için hayal mi, mesela Atatürk Havalanı’nın geleceği için?

Peki ya Duvar?

Berlin, duyulduğunda hep ‘duvar’ı da beraberinde getirecek bir şehir mi olacak acaba? İnsanlar için coğrafya bir kader peki tamam ama insanların da onun üzerindeki etkisi soyut bir kavrama bağlanamayacak sorumlulukta. Daha büyük bir kitleye karşı sorumlulukları olan insanların aldıkları kararların sonuçlarını da biz şimdi tarih diye okuyoruz, “nasıl ya?” diye inanamıyoruz. Yaani demem o ki, ilk cümledeki sorunun cevabı galiba daha uzun yıllar için evet olacak. Tabii burada şunu da ekleyeyim; beni kendisine bu kadar çeken de sahip olduğu bu ‘acayip’ geçmiş, bu ‘acayip’ duvar. Hatta ve hatta bu şehirde sevdiğim mistik havanın da en büyük sebebi bence bu.

East Side Gallery

Berlin duvarının görebileceğimiz en uzun kalıntısı burada. Ama burası karanlık, 1,3 km. boyunca uzayan bir duvardan daha çok bir açık hava galerisi. Çünkü duvarın yıkılmasından sonra 21 ülkeden 118 sanatçı geliyor duvarın normalde bembeyaz olan Doğu tarafını renklendirmeye. Onların çalışmasından sonra böyle bir açık hava galerisi oluyor işte. Sanatçıların o dönemki olaylara tepkileri var duvarda. 1990 yılında yapılan çalışmalar 2009’da restorasyon geçirmişler, şu an gayet iyi durumdalar. Tüm hepsini görmenizi ve biraz erken gelmenizi tavsiye edebilirim eğer siz de kalabalıktan hoşlanmıyorsanız. Ne kadar erken olursa olsun en meşhur, Honecker ile Brejnev’in baya samimi resmedildiği çalışmanın önünde her daim öbek öbek insanlar olacak muhtemelen 😀 Önünde fotoğraf çektirmek adettendir ama 🙂 Hemen yakınındaki Oberbaumbrücke‘ye de (köprüyü) uğramadan geçmeyin ama zira üzerinden tren geçen o güzel kızıl kuleleri görmeden dönmenizi istemem.

Berlin Wall Memorial 

İsmini tam olarak böyle yazıp aratarak haritada konumunu bulabilirsiniz. Burası Doğu Tarafı Galerisi’nin aksine gerçeklerin biraz daha yüzünüze vurulduğu bir yer. Duvar dediğimizin sadece bir duvardan ibaret olmadığını, arkasında kum zeminden askerlerin gözetleme kulesine, dikenli telden aydınlatmalara geniş bir sınır olduğunu tam karşısındaki bilgi merkezinin kulesine çıkarak çok net görebilirsiniz.

Checkpoint Charlie

Burası merak uyandırıcı aslında kabul edelim ama şu an orada ‘amerikan askeri’ oldukları söylenen iki insanın itici davranışlar sergilediği bir nokta artık benim için. Hala eski haliyle, o zamanın sınır geçiş kontrol noktası olarak duruyor. İsminin neden Charlie olduğunu yeni öğrenip, bu alfabeyi baya sevdiğim için paylaşayım istedim. NATO fonetik alfabesinden geliyor Charlie..Alfa, Bravo, Charlie..Yani A, B, C. Fonetik alfabe kodlama için kullanılıyormuş herkes kafasına göre Adana’nın A’sı, Cape Town’un C’si, Berlin’in B’si demesin diye.  Hatta havacılıkta da kullanılıyormuş bu alfabe. Bu kısa aydınlanmadan sonra askerlerle (!) fotoğraf çektirmek isterseniz (niye istenir gerçi böyle bir şey bilemiyorum ama) kişi başı 3 euro vermelisiniz. Hatta pasaportunuza Checkpoint Charlie damgası da vurdurmak isterseniz onun için de para vermeniz gerekecek.

Führerbunker 

Bunu buraya yazmak istedim çünkü burası da yakın şeyleri çağrıştırıyor. Burası Hitler’in savaşın son zamanlarında kaldığı yer altındaki sığınağı. İnanılmaz ebatlarda. Şurada planı var. Tabii şu anda yok bu sığınak, üzerinde otopark var. Çatısı sökülmüş, içi doldurulmuş. Bilmiyorum, öyle söyleniyor. Berlin’e gitmeden hemen önce Çöküş (Downfall) filmini izlediğimiz için daha da etkileyici geldi bize galiba. Filmi izlemediyseniz, önerilir. In den Ministergärten, 10117 Berlin

Görmeden Dönülmemesi Gereken En Bilindik Noktalar: Berlin Katedrali (Berliner Dom), Zafer Anıtı (Siegessaule), Brandenburg Şehir Kapısı (Brandenburger Tor), Kaiser-Wilhelm Yıkık Kilisesi (Kaiser-wilhelm-gedächtniskirche). Bunlara elbet yürürken denk gelirsiniz, gelmiyorsanız da tercih sizin. Asıl söylemek istediğim başka şeyler var. İlki Holocaust Memorial, katledilen Yahudiler için yapılmış bir anıt. Yükseklikleri değişen 2711 tane beton bloktan oluşan bir anıt baştan söyleyeyim. ‘Bu ne böyle dikmişler betonları’ diyecekler zaten hiç gitmesin ama siz onlardan değilseniz notlarınıza ekleyin. İkincisi Meclis Binası (Bundestag).  Buranın olayı cam kubbesine çıkıp şehri 360 derece görmek ve sesli cihazla dinlemek. Gitmeden önce internetten kayıt formu doldurmak gerekiyor, girerken de baya kontrol var. Biz gece 9 için kayıt olmuştuk, ama gece pek fazla şey görünmüyor. Kayıt formu için şuraya tıklayabilirsiniz. Meclisin içine girip, koltuklarda oturum izlemek de mümkün. Ama bunun için yine önceden bu sefer mail atmanız gerekiyor. Onun için de şuraya tık.

Kahve Molası 

Bonanza Coffee Hereos: Arkadaşlar uzun zamandır bir yeri bu kadar beğenmemiştim, Berliner olsam kesin her gün buraya gelirdim. Hedefe yürürken bile heyecanlandım, kapısını açınca vuruldum. Bonanza Coffee’nin Berlin’de birden fazla şubesi var, benim bahsettiğim bir tanesi. Diğerlerini görmedim ama bence eeennnn güzel şubeleri bu olmalı. Böyle geniş, ferah, oturmak için bolca seçeneği olan, açık renk ahşap masa ve sandalyeler..kocaman kapı ve camlar çünkü mekanın bulunduğu bina zaten büyük. Vee dev devetabanları. Kahvelerin tadı zaten muhteşem. Oturduğumuz alandan aynalı gibi cam ile ayrılmış arka tarafta kocaman kavurma makinaları. Sanırım Berlin’deki çoğu mekanın çekirdek sağlayıcısı da onlarmış. Yanında yediğimiz tarçınlı rulolar…Neyse uzattım, ne dediğimi giden görür 😛 Adalbertstraße 70

The Barn: Yine birden fazla şubesi olan bir kahveci, bizim oturduğumuz şu Auguststraße 58 adresteki. Baya küçük bir yerdi burası ama iç kısımda cam önü dar masada, uzun taburelerde oturmak da fena değildi. Çünkü kahvemiz baya başarılıydı. Yanında yediğimiz bademli çikolatalı kek ‘ehh’ dedirtse de içinde hatrı sayılır derecede badem ve çikolata vardı 😀

Visit Berlin: Bir hata yapıp Strasse des 17. Juni’yi bu soğukta yürümüş, Brandenburger’e gelmişiz görmüşüz ama donmuşuz. Acil bir iç mekanda oturmamız gerekiyor. Unter den Linden’de yürü yürü istediğimiz gibi bir yer bulamıyoruz ama sonra Visit çıkıyor karşımıza. İçi baya güzel. Kahveler de güzel amma lakin servis birazcık yavaştı. Unter den Linden 28a, Kaiserhöfen içinde

Bir de denemedik ama merak ediyoruz olan Ben Rahim var. Sophienstraße 7

Asıl bir de Roamers var ki…Aşırı güzel fotoğrafları vardı, gidemediğimize aşırı üzüldüm. Pannierstraße 64

Yeme İşleri

Pomodori: Yukarıda Nikolaiviertel’de anlattığım hikayenin sonunda ulaştığımız İtalyan işte Pomodori. İlk gün yorgunlukla (gece yarısı Aachen’dan trene binip, 2 aktarmayla 9 saat sonunda sabah Berlin’e ulaştığımız için) akşam yemek yememiştik. İkinci gün akşam yemeği durağımızdan, İtalya’yı da özlediğimizden herhalde çok mutlu ayrılıyoruz. Fiyatlar iyi, pizzalar, burratalar lezzetli.

Mustafa’s Gemüse Kebap: Bunu o kadar çok okudum ki gitmeden, herkes bahsetmişti. Almanya’da acayip bir döner furyası var ve çok seviyorlar gerçekten döneri. Burada yapılanlar Türkiye’den biraz farklı, hatta isimden başlıyor daha. Kebap diyor ama döner aslında. Lavaş ya da tombik pide içinde, bilimum değişik sos, et ve üzerine çoban salata, yeşillik, mor lahana. Aachen’a ilk geldiğimizde yediğimiz Sultan Döner de bize farklı gelmişti, çünkü az evvelki cümledeki gibiydi döner. Biz de bu çok bahsedilen ‘Mustafa’yı da böyledir diye düşündük. Çok da yanılmamışız aslında, tek fazlası içine koydukları, isimlerine de büyük ihtimalle ‘gemüse (sebze)’ yi getiren patates, havuç ve kırmızı biber. Burada yalnızca tavuk döner var. Tadı güzel evet, ama yerken etten ziyade diğer herşeyin tadını fazlasıyla aldığınızı söyleyebilirim. Tabii bir de yemeği ucuza halletmek için de ideal (lavaş dürüm 4,70 euro).

Mall of Berlin: Bu ne alaka burada diyebilirsiniz ama her şeyin bir açıklaması var 😀 Burası Berlin’deki ölümcül hava şartları dolayısıyla mecburi olarak bulduğumuz bir avm. Ara ara ısınma molaları vermeye uğradık, yanaklarımız Heidi’ye dönene kadar dolaştık. En son günümüzün akşamı yine böyle bir turda yemeği de burda yemeye karar verdik çünkü 21:00 da meclis randevumuz, 23:50’de de trenimiz vardı. Klasik en üst katta, yemek katında dolanırken içlerinden biri daha masum göründü bana. Boussi Falafel ki daha önce hayatımda hiç falafel yemedim bile. Neyse ki sonuçta beğendim, belki size de denk gelir.

Markthalle Neun: Berlin’de en çok neye üzüldüm? İşte buraya gidemediğimize. Burada bir ‘street food thursday’ (sokak yemekleri perşembesi :P) varmış, pek de güzelmiş. 17:00-22:00 arası imiş, kalabalık olurmuş, Berlinerler gelirmiş, çok güzel yemekler varmışmışmışmış….

Yürünülesi Sokaklar, Meydanlar 

Alexanderplatz, kısa adıyla ALEX, Berlin’in en kalabalık meydanı. Bünyesinde Primark, Flying Tiger, Galeria Kaufhof gibi alışveriş noktalarını da barındırır ayrıca. Berlin’de yürürken her yerden göreceğiniz, bir nevi pusula olacak upuzun TV Kulesi de burada.

Bebelplatz, neden özellikle yazdım, çünkü burada çok beğendiğim bir şey oldu Humbolt Üniversite ve Opera Binası dışında. Meydanın ortasında yerde bir cam var altı görünen. Oradan bembeyaz, bomboş kütüphane raflarını görüyorsunuz. Neden mi? Nazi Alman Öğrenci Birliği ve profesörleri tarafından orada yakılan karalistedeki kitaplar anısına.

Potsdamer Platz, şu bahsettiğim ilk trafik ışığının olduğu meydan. Mall of Berlin’de buraya çok yakın.

Unter den Linden, Kurfürstendamm kısa adıyla Kudamm, Friedrichstrasse, Oderberger Strasse, Alte Schönhauser Strasse, Bergmannstrasse, Oranienstrasse, Mehringdamm, Tiergarten Park..

Tam ‘Berliner’ Dükkanlar 

Urban Industrial: Çok acayip, eskileri, eski eşyaları sevenler muhakkak gidip görsün. Eli boş çıkabilir çünkü buradakiler baya büyük parçalar. Dükkanın kendisi de eski zaten, oldukça büyük, göklere yükselen bir tavan. Youtube’a yakında koyacağımız Berlin videosunda itinayla görünüz efenim kendisini 🙂

Pick&Weight: Burası da yine ikinci el kıyafetler, aksesuarlar satan mağaza. Berlin’de benim bildiğim 5 tane şubesi var. Tuhaf olan kısmı ise şu, aksesuarlar dışındaki ürünleri tartarak kilosuna göre para ödüyorsunuz. Ürünler çok karışıktı, böyle karışık yerlerde kafam dönüyor. Çok detaylı bakamadım ama pek güzel parça çarpmadı gözüme. Ama teması ilginç, dükkanları da öyle.

Hallesches Haus: Aynı zamanda kahve, tatlı, atıştırmalık molası da verebileceğiniz çok hoş bir yer. Fiyatları yüksek olsa da çok güzel dekorasyon ürünleri var içeride.

Sachsenhausen Toplama Kampı

Konuyla ilgili kafamdaki düşüncelerimi, oraya gittiğimde, yakından gördüğümde hissettiklerimi tam anlamıyla anlatabileceğimi sanmıyorum. Ya eksik kalacak, ya tam oturmayacak…O yüzden nasıl ulaşabileceğinizi anlatayım. Burası Berlin’e trenle yaklaşık 40-45 dk. uzaklıkta. Orenienburg Hbf durağında iniyorsunuz. İstasyondan kampa giden yalnızca bir otobüs var ve saatleri çok kötü, denk gelmek çok zor. O yüzden buradan kampa yaklaşık yarım saat yürüme yolu var. Kampa giriş ücretsiz, sesli rehber cihaz 3 euro yanında harita ile beraber. Kampı gezmek 2-2,5 saat kadar sürüyor. Başka kampları görmüş bir arkadaşımızın söylediğine göre Sachenhausen çok tahrip edilmiş, o zamandan bu zamana çok fazla şey kalmamış. Ama o gördüklerinin etkisinden çıkmak bile çok uzun zaman alıyor. Kamptakilerin tıbbi denek olarak kullanılması, otopsilerin yapıldığı alan…boğuyor insanı. Ek olarak, rehberli ücretli turlar da var, burada onunla ilgili bilgileri bulabilirsiniz.

 

Kış Berlin’inini sevdiysek, yaz Berlin’inini hayli hayli severiz diye düşünüyorum. Her ne kadar Avrupa’ya kış daha çok yakışıyor desem de hep, Berlin’in çayır çimeninde yuvarlanmayı da istemeyelim mi yani 😛 Berlin’le ilgili paylaştığımız fotoğrafları instagramda  #pinargokerberlinde etiketinin altında görebilirsiniz.

Unutmadan, diğer yazıyı da okumanızı şiddetle tavsiye ederim!

http://www.pinaraksoy.com/berlinde-ulasim/

 

You Might Also Like...

No Comments

Leave a Reply