BOZCAADA NEREYE GİTSEK YURTİÇİ

Bozcaada

Bozcaada..Daha görmeden sevdiğim, bir gün muhakkak ayak basacağımı, bastığım an itibariyle de hayran kalacağımı bildiğim ada. Tanışmamız biraz uzun sürse de sonunda içten bir merhaba diyebildik birbirimize. En sevdiğim ayda, Eylül’de Ada’daydık.
İstanbul’dan araba ile ulaşım çok rahat, Çanakkale şehir içi trafiğine takılmamak için önce Gelibolu-Lapseki, ardından Geyikli-Bozcaada feribotu ile hiç feribot sırası beklemeden yaklaşık 5,5-6 saatte vardık Bozcaada’ya. Ben son feribotta, hep beklediğim o ilk karşılaşmanın heyecanıyla çocuklar gibi şendim 🙂

3 gece boyunca Patiska Bağ Evi’ne misafir olduk. Hep duyduğum, fotoğraflarından bile mutluluk veren meşhur Patiska kahvaltısı, her sabah ben bahçede gezerken bizim masamıza kuruluyordu. Saatlerce başından kalkamadığımız, bütün gün akşama kadar tok gezmemizi sağlayan sofrayı biz hala her pazar anıyoruz 🙂 Bağ Evi, hem merkezden uzak, hem de yakın. Sessiz, sakin, çok huzurlu. Biz yürüyerek gidip geldik merkeze, zaten etrafın güzelliğini anlamak için de en güzel yol bu. Tabi ada etrafını gezecek, denize gidecekseniz arabasız biraz zor.

Biz odamız Kuntra’ya yerleşir yerleşmez, hemen dışarı çıkıyoruz, Oya Abla’nın da tavsiyesiyle Bizbize Kafeye karnımızı doyurmaya gidiyoruz. Beyaz peynirli ada tostuna tost demek haksızlık olur. Kocaman ve tam bir bol malzemos. Hatta onun yüzünden o akşamki restoran rezervasyonumuzu başka güne ertelemek zorunda kalıyoruz 😀 O gün şansımıza Bozcaada pazarı var, çarşamba günleri. Çok büyük olmayan, gezerken keyif veren bir pazar. Denk gelirseniz kaçırmayın, adanın kekiklerini çantanıza atın 😉 Merkezde ilk turumuzu tamamlayıp güneşi batırmaya rüzgar güllerine gidiyoruz. Acayip kalabalık, erken gelenler en güzel yerleri kapmışlar. Herkes de hazırlıklı, sandalyesiyle gelenler, piknik sepetlerini koluna takanlar. Biz daha yeni olduğumuzdan yanımızda hiç bir şey yok, oturup izliyoruz sadece. Gerçi o manzarada, o ruh halinde pek birşeyin eksikliğini hissetmek mümkün değil 🙂 Eğer arabasızsanız Polente Feneri’ne minibüsler ile ulaşabilirsiniz. Ama şunu da söyleyeyim, adada arabalı olmak bir artı. Çünkü Bozcaada öyle şahane bir yer ki, her yerini görmek gerek 🙂 Restoranların, kafelerin, dükkanların, Rum mahallesinin ve bazı otellerin bulunduğu merkez aslında epey küçük. Biz 4 gün boyunca bütün sokaklarını ezberledik 🙂 Zaten merkezde araba ile gezemiyorsunuz, sadece feribot saatlerinde yol açık. Onun dışında adanın büyük çoğunluğunu oluşturan bakir koylarını, muhteşem manzaralarını, doğasını keşfetmek için arabaya ihtiyaç olacak. Ya da motor, ya da bisiklet 🙂

İkinci gün şahane Patiska kahvaltısından sonra, hem ada turu yapalım hem de denize girelim diyor ve arabayla yola çıkıyoruz. Adada denize girmek için bir sürü koy var. En meşhuru Ayazma. Biz geçerken en kalabalık o olduğu için orada durmadık, artık bir dahaki sefere. Biz Beylik de durduk, burası aynı zamanda o kocaman geminin karaya oturduğu plaj. Ama denize girdiğimiz yer adı olmayan ya da benim bilmediğim, bizden başka sadece bir grubun olduğu bir koydu. Bunlar dışında adını duyup da gidemediğimiz Habbele, Mitos, Akvaryum koyları bir dahaki tatilimiz için listede. Bozcaada da çoğu yer el değmemiş, hasırınızı, suyunuzu, meyvenizi alıp denize gideceğiniz türden. Duygusuz, kimseye ait olmayan denize el koymuş bir de üstüne kumsala giriş için sizden para isteyen sevimsiz ‘beachler’, oteller ya da işletmeler yok. Rüya gibi değil mi 🙂
Biz yine merkeze dönüyoruz. Geçerken gördüğümüz, ama uğramayı sonraya bıraktığımız yerler var. İlki Sayfiye Atölye. Çok tatlı bir seramik atölyesi burası. Çok güzel şeyler var içeride. Eliniz boş çıkmazsınız bence 🙂 Diğeri Aki Gift Shop. Burada değişik markalar, tasarımcılar bir araya gelmiş. Her yürüyüşümüz de muhakkak uğradık, siz de muhakkak uğrayın 🙂 O sıcakta adanın ilk ve tek 3. dalga kahvecisi Coffee Shelter’da da bir kahve molası verin, ama oraya gitmeden önce hemen yakındaki Çiçek Pastanesi’nden kurabiyelerinizi alın kahvenin yanına.

O akşam için rezervasyonumuz Sandal’da. Bozcaada’da restoranların çoğu aynı yerde, yan yana, sayıları da epey fazla, hepsi güzel görünüyor. Biz sadece ikisini denedik ama adaya her gelişimizde kesin gideceğimiz yer belli oldu bile, Sandal. O akşamın güzelliğinden mi, yemeklerin, mezelerin, salataların efsane tatlarından mı bilmiyorum, bizi büyüledi. Şiddetle tavsiye ediyorum 😉

Son tam günümüzde yine bütün sokaklardan kaçıncı defa geçiyoruz sayamıyorum. Hiç sıkılmıyoruz, sanki aynı yerden değil de her seferinde başka bir yerden geçiyoruz gibi. Masal adlı dükkanın önünden mesela, her geçişte farklı bir fotoğraf çekiyorum 😀 Hep gördüğümüz, kırmızı çerçeveli, önünde kırmızı sandalyeli bu zevkli yer Masal. Bu sefer içini de gezip, nakış işli keten bir kese ile çıkıyoruz Masal’dan. Sıra da hem hediyelik hem eve almak için Bozcaadalı Veli Dede’nin dükkanı var. Organik koruk suları, üzüm suyu, domates ve kabak reçelleri ile kapanışı yapıyoruz. Bu arada unutmadan Çınaraltı’nda buz gibi soda ya da türk kahvesi molası vermeyi unutmuyoruz 🙂

Son akşam yemeğimiz Adam’da. Burada menü biraz daha zayıf, yine lezzetli mezeler ama daha küçük porsiyonlar. Ada’nın havasında insana herşey güzel görünüyor, o da ayrı 🙂

Son sabahımızda Patiska’da ağaçlara, kuşlara, bahçedeki domateslere açıyoruz gözümüzü. Biraz erken kalktık, daha güzel, kimse uyanmamış, etraf sakin, sadece kuş sesleri. Şahane kahvaltı soframızdan zor da olsa kalkıp yola koyuluyoruz artık.

Bu ilkti ama son olmayacak eminim. Görünce daha da sevdim onu, gönlümde kocaman bir yer edindi. Artık özleyeceğiz birbirimizi, e mecbur özleyince gitmek gerek. Görüşmek üzere Bozcaada!

Keyifli seyirler 🙂

You Might Also Like...

No Comments

Leave a Reply